kamçıyı havada şaklatıp deh diye neşeyle bağırdığında, hadi çocuklar gidiyoruz demekti bu. samimi bir baba içtenliğiyle, hadi canlarım gezmeye gidiyoruzu anlarlardı, onun bu nidasından atları. başlarını yükseğe kaldırırlar, üstten bakan bir tavırla, böyle bir sahibe sahip olmanın gururunu hissettirirlerdi sanki. dizginleri sert çekmezdi apo, küçücük hamlelerinden anlarlardı onu, atları. kamçıyla asla üzerlerine vurmazdı. aralarında özel bir iletişim vardı. sevginin dilini konuşuyorlardı aralarında.
burgaz adaların en küçüğü. sadece altı paytonu vardır uzun yıllardır. apo da adanın en çok sevilen paytoncusu. babayiğit bir adamdı. dökülmemiş saçlarına ve kalın bıyıklarına kırlar düşmüştü ama daha kırkına bile varmamıştı. dudaklarında hiç eksilmeyen bir gülümseme, kendinden emin, samimi, türkçeyi aksansız konuşur, bilinen paytonculara hiç benzemezdi. yakışıklıydı. gülmek sadece dudaklarla olmaz, gözleri gülmeli insanın. aponun gözleri gülerdi. adaya yeni gelip, onun paytonuna binenler çok şaşırırlardı, bu nasıl bir paytoncu diye. genellikle blujini üstüne giydiği havai tarzı büyük çiçekli, renkli gömlekleriyle, gece kulubüne gitmek üzere giyinmiş sanırdınız. her zaman ter temiz, bakımlı, traşlı en önemlisi temizlik kokardı. bir insan her zaman neşeli olur mu, apo olurdu. adaya yazlığa gelenlerin birçoğunu isimleri ile tanır, evlerinin yerini bilirdi. evlerine paytonla gitmeyecek kadar yakın olanların da. paytonuna beşinci kişiyi almaz, nazik bir biçimde bunların da canı var diyerek ikna ederdi, ısrar edenleri bile.
payton kuyruğu olduğundan, sıradaki kiminki ise ona binilir. aponun paytonuna binmek bir ayrıcalıktı. aslında beş altı dakika bilemediniz en uzak yeri on dakikayı geçmeyen bir yolculuk, neden bir tercih sebebi olsun ki diye geçebilir insanın aklından. sevginin gücüdür bu bence. hesapsız, kitapsız salt sevginin. insan 5 dakika için bile olsa o duyguyu arıyor elbette.
sahilde dolaşırken, herkese neşe ile laf atar, şakalar yapardı. herkes de ona. filozofça sözler eder, felsefe yapardı. çok keyfli sohbetleri vardı. apoydu o. adanın sevgilisi. çocukların da sevgilisiydi. sadece çocukları sevnidirmek için birkaç tanesini paytona alır, gezdirir, para vermek isteyen ebeveyinlerinden para almazdı. çocuklarıyla binen aileler olduğunda, çocukların oturma yeri onun yanıydı. bazı çocukların ailelerinden aldığı sevgi, aponunkinin yanında az kalırdı diye düşünürüm hala.
yeğenim dört, beş yaşlarındayken kendini at ile özdeşleştirir, dizlerini yükselterek, tırıs temposunda birbiri ardına düzenli adımlar atarken ayaklarını yere vurur, başını döneceği yöne doğru yükselterek ve hafifçe eğerek, dönmeye başlardı. arada kişnemeyi de unutmazdı elbette. apoyla özel bir bağı vardı izzetin. yıllarca sürdü bu at tiplemesi. büyük bir ciddiyetle…
mesleklerinden dolayı bir insanı küçümseyen insanlardan değilim. minnettarım, bunu bana sağlayan herşeye, herkese. ancak yıllardır adaya giderim. birçoğunu bildim, tanıdım. ama isimlerini bile öğrenemeden. sohbetlerimiz oldu elbette, çok yüzeysel, havadan sudan. ama onunla öyle miydi. bu kadarını beklemiyor insan. şaşırıyor. o da bunu biliyor ve bundan gizli bir keyf alıyordu sanırım. yine de bu bir keyf, eğlenecek birşeydi onun için. keyf insanın içindeyse, keyflenecek ne kadar çok şey bulur hayatta, farkındaydı.
yaklaşık on yıl oldu sanıyorum. o yaz yine adaya gelmiştik. birkaç gün sonra merak ettim. apoyu göremiyorum. sordum. apo öldü dediler. çok sevgili bir dostumu kaybetmiş gibi üzülmüştüm. nasıl olduğunu bile soramadım. o yaz adada eksik birşey vardı benim için. güzel insandı. adamdı. eminim, onu bu kadar sevdiğimi hiç bilmedi. onu hatırladığımda hala dudaklarıma bir gülümseme yayılır. bazı yakın arkadaşları, adalılar onu unutmuş bile olabilirler, ben unutmadım…
13 Mart 2013
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder