Evden çıktım Galeria ya gidiyorum. Bir yakınım orada bir dükkan açıyor açılışına katılacağım. Yoldayım farkettim. Araba konuşuyor. Motor tıkır tıkır. İyiyim diyor sanki. Yaklaşık iki ay önce bir ziyaret için araba ile çanakkaleye gittik. Yola çıkmadan önce ya bu arabayla gidep dönebilir miyiz geçiyor ama aklımdan. Gittik. Dönüşte şehre 30 km kala motordan ilginç sesler geldi ve bir daha çalışmadı.
Motor hep konuşuyor. Dinliyordum ve biliyordum aslında. Devamlı yağ eksiltiyor, çalışması rahatsız. İdare ediyor diyoruz. İdare ediyor elbette. Ama idare etmek bu işlere hazır olmayı da gerektiriyor. İdare edenin seni yolda bırakma potansiyeli çok yüksek. İdare ettiği yere kadar ediyor çünkü. Motoru baştan aşağıya yeniledik süper olmuş, konuştu, anlattı bana.
İdare etmek tam bizim şarklı taraflarımızdan biri. İdrade etmek yani benzerini yapmak veya benzerini beklemek. İyinin altı, kötünün üstü. İyiymiş gibi. Ama değil. Kötünün habercisi. Önlem vakti. Vaktinde küçük küçük öksürükleri ihmal ettik, araba verem oldu, öldü. Allahtan onlar yeniden doğabiliyorlar.
Düşündüm biz bunları günlük hayatlarımızda hatta ilişkilerimizde bile devamlı yapıyoruz.
İşin nasıl idare eder, yani işi fena değil demek, daha iyi şartlar oluşsa burada çalışmam demek. Nasıl gidiyor idare eder, yani iyi gitmiyor ama buna da şükür demek,
Evlilik nasıl idare eder iyi mesut gidiyoruz işte ama nasıl beklentilerim vardı, acaba ben mi saçma düşünüyordum yoksa o mu saçma çıktı demektir. Yani içinde biraz memnuyetsizlik taşır. Bazıları da nazardan korkar, ölsen iyi dedirtemezsin zaten. Konumuz onlar değil genel.
Bu idare etmek ne demek, mış gibi muş gibi ama benzeri işte. Bu miş gibi muş gibiler hayatımızda ne kadar çok, düşünürsek. Ülkemizde yargı, yargı gibi, yargıymış gibi, siyaset siyasetmiş gibi, eğitim eğitimiş gibi, sağlık hizmetlerimiz, hizmetmiş gibi. var ama yani. Futbolumuz futbol gibi, tenisimiz tenis gibi, sporcumuz sporcu gibi. Bütün bunların federasyonları da federasyon gibi. Müzikallerimiz, filimlerimiz, tiyatrolarımız, senfoni osketralarımız, balelerimiz de hep gibi gibi. Askerlik askerlikmiş gibi. Askere gidenler bilir. Özel olarak seçilip yetiştirilenler hariç tam bir askercilik oyunu.
Bu miş gibi yaşama yetisi bizim coğrafyanın insanının müthiş bir özelliği. İnceldiği yerden kopsun bir toplumun atasözüyse burada biraz durup düşünmek lazım. Bizim milli denilebilecek karakterimiz bu. Biz de işler idare eder.
İnsan ilişkilerini idare etmek tam da idare ederi dışlamak demek. Küçük ve önemsiz gibi görünen aslında karşı tarafa çok şeyler söyleyen mesajlar alırız veririz. Bazan bu bir vazgeçiş halini alır, inceldiği yerden kopar. Bazan da erken uyarı sistemi olur bazılarına. Küçük davranışlardan dersler çıkarmak yorumlamak ve üzerine düşünmek. Miş gibi yapma alışkanlığımız var dedik ya, yok gibi, yokmuş gibi yapmada da ustayızdır. İstemediklerimizi görmeyiz, bunu bir tercih olarak yaparız. Bugünün acı veren gerçeğini görmez yarının hayallerine tutunuruz. Umut toplumudur Türk halkı. Hayatı, hep birşeylerin daha iyi olacağına inanarak geçer çünkü. Şarkın şarklılığın getirdiği kendi dışındaki çarelere sığınmak, şükürcülük, idare edercilik elbette davranış biçimlerine dönüşmüş.
Biz bu şarklılıklardan kurtulur muyuz? Zor. Ama herkes kendinden başlayabilir. Bu kurnaz şark kafalarının terketmeliyiz. Çoğumuz birer şark kurnazıyız, kendimize bile...
Sevgiyle
ESTROTI
öyküler, paylaşımlar
6 Aralık 2014 Cumartesi
9 Şubat 2014 Pazar
akordiyoncu
bbc nd diye bir kanal var, uydunette. devamlı seyrederim. bence izlediğim belgesel kanallarının en iyisi. bir ingliz komedyeninin meşhur şehirleri veya ülkeleri dolaşarak yaptğı bir progam var. bir yandan şehrin önemli yerlerini gösterirken, aslında kurgular hep insanlar üzerine. o şehirde yaşayan ilginç kişilikleri yansıtıyor, bazılarına üstten bakan bakışları hep yakalıyorum onu izlerken.ancak adam komedyen ve ciddi komedyen. bu üstten bakışı sorgulamaya çalışıyorum devamlı. samimi ve kendinden emin aslında. yine de birçok dizisinde insana birz üstten bakan tavırlarını, sözlerini çok yakaladım.
tam o programa denk geldim. bundan önce en az dört beş kere seyretmiştim. yine de sohbet ediyoruz ama şöyle göz ucuyla da izliyorum.
ispanyadalar. barselonada bir sokak akordioncusna doğru yürüyor, tercümanıyla. bu bir kurgu muydu acaba diye sonrasında çok düşündüm. bu adam tesadüfen mi çıktı, yoksa birileri bak burda bir deli var. bununla konuşun mu dedi. çok merak ta ettim.
akordioncuya yaklaştılar. adama tercüme etmesi için birşey söyledi ve akordiyoncu soruya kandi girerek inglizce konuşmaya başladı. senin bir öykün var mı gibi bir soruydu çok iyi hatırlayamadım ama akodiyoncu, pandaları çok merak ediyordum ve onları iyice öğrenmeye karar verdim. on gün onlarla bir kafeste yaşadım, dedi. bizim ki üstten o bakışın verdiği alaycı mimiklerle, ne öğrendin pandalarla ilgili, dedi. pandalarla ilgili birşey öğrenmedim diye bir cevap alınca, şaşırdı. akordiyoncu ben oraya kendimi öğrenmek için girdim, diye tamamladı. sonra ben pandalarla on gün kaldım. eee sen ne yaptın diye sordu ve akordiyonu çalmaya başladı. bizim ki ve tercümanı havalara hoplaya hoplaya saçma sapan danslar ederek uzaklaştılar ve öykü bitti. yeni bir öyküsü başladığında ben çoktan düşüncelere daldım. sahnede ilk akordiyoncuyu gördüğümde neler düşünmüştüm. pande hikayesini anlatırkan ne içmiş bu. yoksa hep mi böyle diye ben de küçümsemiştim. önce şaşırdım, sonra mutlu oldum.söyledikleri bir bilgenin sözleri haline gelince, söylenecek şeyler söylenmiş olunca, bizimkiler danslı manslı yol aldılar inceden…
13 Temmuz 2013 Cumartesi
ateist
ilk defa bir ateistle karşılaştığımda 16 yaşındaydım. şaşırmıştım. bir iki yıl önce şu arkadaşımız var ya babası ateist demişlerdi. hiç anlamlandıramamıştım. tanrı tanımaz. öyle bir gelip geçmişti kulağımdan. ama birebir tanşmak, kendileriyle konuşmak farklı birşey elbette.
3 yıldır yazları heybeliadaya gidiyorduk. gittiğimiz birinci yıldan itibaren adanın kışın yaşayan yaşıtlarımla arkadaş olmuştuk. onlardan king, ohel, prefa, maçakızı gibi birçok kağıt oyunu öğrenmiştim. aralarında sıkışa sıkışa. kaybeden içecekleri öder sistemi ile çok ödedim. beni aralından biri olarak kabul edene kadar…
o zamanlar nezih ertanylmazın babası hüseyin amcanın bir kahvesi var orada oturuyoruz. orada oyun oynuyoruz. iskambil oyunları.genellikle kozlu oyunlar. yaz tatilindeyiz. sabahtan akşama kadar o oyun bu oyun. eğleniyoruz. benden üç, dört yaş büyük dört arkadaş ilginç ibri oyun oynuyorlar. birkaç kere izliyorum. hiç anlamıyorum. birgün yanlarına oturuyorum ve soruyorum. sizi seyredebilir miyim. tabii ki diyorlar. tanışıyoruz. oynadıkları oyun briç. oyun oynarken bir yandan oynuyorlar bir yandan anlatıyorlar. yavaş yavaş öğreniyorum. bu arada da kitabını alıp okuyorum. koz oyunlarını bilen biri olarak o kadar da zor değilmiş diyorum. toyluk… bu dörtlü arısından biri gelmezse ben tamamlıyorum arada sırada. ve gelişiyor oyunum. artık dönerli oynamaya başlıyoruz.
o zamana kadar çok solcu muhaabbetleri dinlemişim, ne de olsa heybeliada'dayız. solun teorisyenlerinin çıktığı yerdi orası. ama bunların ki biraz farklı. daha etkiyi söylemleri var ki üzerimdeki etkilerini hala taşıyorum. artık onlara etki denemez ama öylesine saygı ve sevgi duyduğum arkadaşlar. hala görüşürüz. onların benim için ne düşündüğünü bilmem ama benim hala sevgi ve saygı duyduğum insanlar onlar.
birini adı cevat. onunla yıllarca görüştüm.birgün cevat, tanrının varlığı ve yokluğu ile ilgili benzetmeler, şakalar yapınca, sen inanmıyor musun diye hayretle sormuştum. tanrıya inanmamak mı? gerçekten ateistin manasını ilk öğrendiğim kişidir cevat. bize bunu böyle öğretmediler. kursuna gittik. okumasını bile biliyorduum. o yıllara kadar adada her akşam duasına gidiyorum. orada cemaat var arkadaşlarım var. birlikte gidiyoruz. birlikte çıkıyoruz. sosyallaşiyoruz anlıyacağınız. ne güzel. ama örnekler, söylenenler çok mantıklı. öyle geliyor. o sene ilk defa oruç tutmuyorum. herkes oruç tutuğumu sanıyor. ben gizliden yiyorum. inanç sıradan insanların işi, ben gelişiyorum. kendimi önemli sayıyorum. atesitim ben. ama konuş neden derlerse verecek cevabım çok az. o güne kadar tüm okuduklarım dinin masalları ve mucizeleri. karşıt düşünceden bakan hiçbir yazı bile okumamışım, düşünmemeşim. sadece geç büluğ isyanlarından biri. bu en kolaylarından biriydi sanırım.
babam öldü iki yıl sonra. ben yine havraya gitmeye başladım. bir yıl mecburi zaten. ama mecbur olduğum için değil, babama vazifem olduğuna inandığım içindi. sonra da oruç tutmaya, hamursuzda kurallarına dikkat etmeye, hatta çevirisi helal et olarak yapılabilecek koşer et satın almaya başladım. en azından evde koşer yenmesine dikkat ediyorduk. otuzlu yılların başlarına kadar sürdü.
o yıllarda felsefe ile tanıştım. çok roman okuyordum ama felsefe asla. felsefe dinler felsefesini de kapsadığından, dinleri de okudum. karşıtlarını da. din karşıtı ateist görüşleri çok düşündüm, dini de. ilginçtir önce kuranı okudum. sonra bir kere daha. sonra tevratı. sonra incili. incili bitiremedim. ama dini inancım tamamen ve geri dönüşsüz bir şekilde terk etti beni.
güzel bir kontaktör olmuştu. üzerinden sohbetler, tartışmalar, arkadaşlıklar oldu özellikle internette. çok karşıttım. inançlı demek geri kalmış demek gibiydi. arkadaşlarımı doğru yola davet etmeliydim. ettim. mücade, tartışmalar, ikna çabaları. inancın ne kadar büyük bir kuvvet olduğunu anladığımda uzun yıllar geçmişti.
hiçbir bilimsel verisi olmadan, birşeyin inanırı olmak için, buna gerçekten inanmak lazımdı. bilinmezin büyüsü müydü acaba? bilinmezin çağrısı…
son birkaç yıldır inananlara saygı duyuyorum. nasıl mutlu oluyorlarsa, öyle olsunlar. ruhlarına iyi geliyorsa devam etsinler. fayda yaratacağına da inancım var. ama arada eski alışkanlıklarım da devam ediyor. çok samimi olduklarıma deli misiniz demekten de kendimi alamıyorum. :)
17 Mart 2013 Pazar
Klarnetçi
Yılmaz’la ilk olarak o gece karşılaştık. Aslında grek
müzik piyasasında hemen hemen her sanatçıyı tanıyorum. Yaklaşık üç yıl önce
başladı bu serüven. Kafamı dağıtmak istediğim bir dönemdi. Önce yunanca
öğrenmek istedim. Kurslara gittim. Sonra da danslarını öğreneyim dedim.
Seviyorum bu kültürü. Dilini, müziğini, danslarını, ritüellerini.
Yine çok sevdiğim tavernaların birindeydim o akşam.
Mekanın cuma ve cumartesi akşamları çıkan orkestrası yok, dışarda iyi bir iş
almışlar, başka bir ekip var. Uzun zamandır da izlememişim, o akşam orada
olacak sanatçı ve ekibini. O da arkadaşım zaten. Biliyordum geleceğini,
Rozi’yle birlikte gittik.
Orkestra güzel çalıyor, keyfliyiz. Bu keyfi seviyorum
uzun zamandır. Yılmaz klarnet çalıyor. Alıp götürüyor beni, o kadar sesin
arasında klarnetin sesini özel algılıyorum. Çoğu orkestrada klarnetçi yok.
Yılmaz klarneti çalmıyor, konuşturuyor, nağmelerin içinden kelimeler canlanıyor
sanki. Bayılıyorum. Rakı da başka güzel geliyor bu akşam. Belki rakıdan, herşey
olduğundan da güzel görüyor gözüme.
Geceler uzun sürer grek yapılan yerlerde. İkiden önce çıkarsan, erken çıkmış
sayılırsın. Saat ikiye yaklaşırken orkestra müziğii bitirdi. Müşteriler de
zaten oynamaktan yorulmuşlar. Çoğu boşaltmış mekanı. Ortamın keyfini
çıkaranlar, orkestra bitirmeden gitmezler. Biz oradayız. Orkestra kulise gitti. Değişip geldiler,
teker teker hadi eyvallah deyip ayrıldılar. Bir Yılmaz kaldı. Mekanın sahibi
Erdal arkadaşım. Birlikte bizim masada oturuyoruz. Yılmaz bizim masaya yanaştı,
Erdal’a sordu,
- Erdal abi burdan nasıl giderim.
Erdal keyf adamı. Paraya pula bakmayan patronlardan.
Eli açık, hovarda. Bütün gece oraya bak, buraya bak, yorulmuş. Yılmaza aklına
birşey gelmiş gibi baktı.
-
Ya
Yılmaz bize biraz klarnet çal, taksi paran benden. Vaktin var mı
-
Canım
kurban abi, keyf olur
- Yılmaz’a
rakı getirin, dedi garsonlara.
Yılmaz bizim masaya oturdu. Tevazzu ile karışık bir
gülümseme. Güzel bir enerji yayılıyor yüzünden.
- Nasılsın kardeş dedim
- İyiyim be abi sağol.
- Sen nasılsın
- Sağol kardeş, şükür.
Rakı geldi. Yılmaz uzun bir yudum aldı. Keyfi yerinde.
Başladı üflemeye. Zanaatını sanat haline getiren insanlara çok saygı duyarım.
Ne yaparlarsa yapsınlar. Bir sanatçı inceliği ve titizliğinde yapılan işler
farklı olur. Keyf almalı insan yaptığından. Yılmaz keyf alıyor belli, bunu
hissediyoruz. Öyle bir keyf de veriyor ki onun mu bizden, bizim mi ondan daha
keyfli olduğumuz tartışılır. Seviyorum böyle ekstra durumları. İki masa var
sadece. O çalıyor, Erdal ile arada sohbet edip sanat müziği söylüyoruz biz de.
Erdal’ın sesi de bayağı güzelmiş. Makamı kaçırmıyor, güzel söylüyor. Arada
katılıyorum. Bazan da nakaratlarına. Sadece oraları biliyorum çünkü. Kafamız iyi,
klarnet solo, ustasından. Yılmaz mest ediyor hepimizi. Yüzlerimize, takdir duygusunun oluşturduğu o
ifade, yerleşiyor adeta. Kaşlar kalkıyor, alt dudak yukarıdakine doğru
büzülyor, kafalarımızı yana yatırarak birbirimize ne güzel çalıyor adam ya
diyoruz sessizce. Arada soluklanmak için
birkaç dakika durduğunda, rakısını içiyor, önündeki peyniri de mezeliyor. O
küçük aralarda sohbet ediyoruz. Piyasadan, mekanlardan, şarkıcılardan.
Şarkıcılar kaprisli olur genellikle orkestrayla. Yılmaz arkasında çaldığı
birçok sanatçıyı anlatıyor. Neredeyse hepsini tanıyoruz tabii ki. O kadar
çelebi ki, olağanlaştırmış içinde, herkese hak veriyor. Kendisine doğru
yapılanları da, çok sıkıntı yapmıyor belli, konuştukça seviyorum Yılmaz’ı.
- Olur abi, olur böyle şeyler bizimkisi zor iş.
Bazıları çok gergin olur. Oradan size farklı görünebilir. Aslına bakarsan çoğu
eğlenmiyor sahnede.
- Peki sana göre nasıl Yılmaz diye soruyorum.
- Abi eğlenmezsem yapmam bu işi, benim için her işe
geldiğim gece, eğlence.
- Aslan be, helal sana Yılmaz kardeşim.
- Abi ekmek parası önemli ama keyfini de çıkaracaksın.
Ben bu işi çocukluğumdan beri yapıyorum.
Diğer masadan bir istek geliyor. Usta bir ah istanbul
çalabilir misin, biliyor musun. Yılmaz hemen başlıyor. Eşlik ediyoruz. Erdal dönülmez akşamın ufkundayızı istiyor,
hemen. Gecenin üçüne geldik, aslında sabahın demek lazım. Yılmaz arada rakısını
yudumluyor, kim ne isterse ikiletmiyor bile. Herkes mutlu. Geç oldu,
yorulmuşundur hadi kalkalım dedim. Sordum ona
- Ne tarafa gidiyorsun Yılmaz,
- Kurtuluşa abi
- Biz de yolunun üstündeyiz, bizi de bırakırsın
- ayıbettin abi lafı mı olur
erdala ve çalışan çocuklara eyvallah deyip çıktık. bir
taksiye bindik. eve doğru gidiyoruz .
sohbete devam diyorum.
-
Yılmaz
çoluk çocuk var mı.
-
Var abi. Ellerinden öperler. Yedi çocuğum var.
böyle bir cevabı beklemiyorum, gülmeye başlıyorum.
- Helal kardeşime. Kaç yaşındalar
- Abi büyük olanı otuzbir, en küçüğü yirmi.
- Yapma ya sen kaç yaşındasın
- Elliüç.
Yılmazın saçları hiç dökülmemiş. Arada hafif kırları
var. Yaşının yakışıklısı. Teni koyu. siyahi değil, kırmızılı esmer.
- İstanbul’lusun değil mi
- Mersin’liyim abi. Babam da kemancıydı. Oralarda da
iş var ama İstanbul başkadır, dedi. Buraya
geldiğimizde ben küçüktüm. Çok yıldır İstanbul’dayım. Babamın emeği vardır
müzisyen olmamda. Ondan çok şey öğrendim. Onun gibi keman çalmak istiyordum ama
sen klarnet çal dedi. Babadır, olur dedim. İyi ki klarnet olmuş. Ben seviyorum
bu aleti be abi. Yine de büyük oğlana sen keman çal, dedim. O da iyi kemancı
oldu. Çocuklardan ikisi kanun. Damatların biri keman diğeri ud. En küçüğü de
klarnetçi.
- Orkestrayı tamamlamışsınız. hiç beraber çalıştınız
mı Yılmaz
- İşi için birkaç kere. Ama biraraya geldiğimizde,
birlilkte döktürürüz biraz, bizimkiler de iyidir abi.
Gülüşüyoruz. Bu ne güzel bir insan diye geçiyor
içimden. Sevgiyle dinlediğin insanın sohbeti ne hoş geliyor insana.
- Çocukların işleri iyi mi
- Ekmeklerini çıkarıyorlar abi. Büyük borca girdi şu
aralar, ev alıdılar.
- Yardım eder misin arada onlara
- Abi kimsenin bana ihtiyacı yok maşallah, iyi para
kazanıyorlar
- Maşallah
- Altı torunum var abi. Onlarda hayırlısiyla müzisyen
olacaklar, bizim gibi alaylı değil, konservatuara gitsinler istiyorum. İyi
çalıyorlar şimdiden.
- Bravo, cinsine benzemeyen haramzade olurmuş, diyorum
gülerek.
- Bizim iş, aileyi besler abi, yeter ki iyi insan ol,
zenaatını iyi yap, aç kalmazsın. Bir ekmek parası değil mi hepsi, çok şükür abi
kimseye muhtaç değiliz. Yatacak evimiz, yiyecek
aşımız var. Yalnız burada değil abi, dünyanın heryerinde bana iş var, Amerika’da
dört yıl kaldım, Mısır’da da çok çalıştım.
- Yapma ya Yılmaz, Mısır’ı anladım da, Amerika’da ne
yaptın, hiç caz çaldın mı
- Çalmam mı abi, çok. İyi para kazandım Amerika’da.
Ya bu sohbet bitsin istemiyorum ama ineceğimiz sokağın
önüne geliyoruz.
- Şoför bey biz burada ineceğiz. Parayı ben ödeyeceğim
diyorum.
- Olur mu abi Erdal abi verdi taksi parasını diyor
İniyoruz arabadan,
taksi uzaklaşıyor, arkasından baka kalmışım, Rozi hadi diyor.
paytoncu
kamçıyı havada şaklatıp deh diye neşeyle bağırdığında, hadi çocuklar gidiyoruz demekti bu. samimi bir baba içtenliğiyle, hadi canlarım gezmeye gidiyoruzu anlarlardı, onun bu nidasından atları. başlarını yükseğe kaldırırlar, üstten bakan bir tavırla, böyle bir sahibe sahip olmanın gururunu hissettirirlerdi sanki. dizginleri sert çekmezdi apo, küçücük hamlelerinden anlarlardı onu, atları. kamçıyla asla üzerlerine vurmazdı. aralarında özel bir iletişim vardı. sevginin dilini konuşuyorlardı aralarında.
burgaz adaların en küçüğü. sadece altı paytonu vardır uzun yıllardır. apo da adanın en çok sevilen paytoncusu. babayiğit bir adamdı. dökülmemiş saçlarına ve kalın bıyıklarına kırlar düşmüştü ama daha kırkına bile varmamıştı. dudaklarında hiç eksilmeyen bir gülümseme, kendinden emin, samimi, türkçeyi aksansız konuşur, bilinen paytonculara hiç benzemezdi. yakışıklıydı. gülmek sadece dudaklarla olmaz, gözleri gülmeli insanın. aponun gözleri gülerdi. adaya yeni gelip, onun paytonuna binenler çok şaşırırlardı, bu nasıl bir paytoncu diye. genellikle blujini üstüne giydiği havai tarzı büyük çiçekli, renkli gömlekleriyle, gece kulubüne gitmek üzere giyinmiş sanırdınız. her zaman ter temiz, bakımlı, traşlı en önemlisi temizlik kokardı. bir insan her zaman neşeli olur mu, apo olurdu. adaya yazlığa gelenlerin birçoğunu isimleri ile tanır, evlerinin yerini bilirdi. evlerine paytonla gitmeyecek kadar yakın olanların da. paytonuna beşinci kişiyi almaz, nazik bir biçimde bunların da canı var diyerek ikna ederdi, ısrar edenleri bile.
payton kuyruğu olduğundan, sıradaki kiminki ise ona binilir. aponun paytonuna binmek bir ayrıcalıktı. aslında beş altı dakika bilemediniz en uzak yeri on dakikayı geçmeyen bir yolculuk, neden bir tercih sebebi olsun ki diye geçebilir insanın aklından. sevginin gücüdür bu bence. hesapsız, kitapsız salt sevginin. insan 5 dakika için bile olsa o duyguyu arıyor elbette.
sahilde dolaşırken, herkese neşe ile laf atar, şakalar yapardı. herkes de ona. filozofça sözler eder, felsefe yapardı. çok keyfli sohbetleri vardı. apoydu o. adanın sevgilisi. çocukların da sevgilisiydi. sadece çocukları sevnidirmek için birkaç tanesini paytona alır, gezdirir, para vermek isteyen ebeveyinlerinden para almazdı. çocuklarıyla binen aileler olduğunda, çocukların oturma yeri onun yanıydı. bazı çocukların ailelerinden aldığı sevgi, aponunkinin yanında az kalırdı diye düşünürüm hala.
yeğenim dört, beş yaşlarındayken kendini at ile özdeşleştirir, dizlerini yükselterek, tırıs temposunda birbiri ardına düzenli adımlar atarken ayaklarını yere vurur, başını döneceği yöne doğru yükselterek ve hafifçe eğerek, dönmeye başlardı. arada kişnemeyi de unutmazdı elbette. apoyla özel bir bağı vardı izzetin. yıllarca sürdü bu at tiplemesi. büyük bir ciddiyetle…
mesleklerinden dolayı bir insanı küçümseyen insanlardan değilim. minnettarım, bunu bana sağlayan herşeye, herkese. ancak yıllardır adaya giderim. birçoğunu bildim, tanıdım. ama isimlerini bile öğrenemeden. sohbetlerimiz oldu elbette, çok yüzeysel, havadan sudan. ama onunla öyle miydi. bu kadarını beklemiyor insan. şaşırıyor. o da bunu biliyor ve bundan gizli bir keyf alıyordu sanırım. yine de bu bir keyf, eğlenecek birşeydi onun için. keyf insanın içindeyse, keyflenecek ne kadar çok şey bulur hayatta, farkındaydı.
yaklaşık on yıl oldu sanıyorum. o yaz yine adaya gelmiştik. birkaç gün sonra merak ettim. apoyu göremiyorum. sordum. apo öldü dediler. çok sevgili bir dostumu kaybetmiş gibi üzülmüştüm. nasıl olduğunu bile soramadım. o yaz adada eksik birşey vardı benim için. güzel insandı. adamdı. eminim, onu bu kadar sevdiğimi hiç bilmedi. onu hatırladığımda hala dudaklarıma bir gülümseme yayılır. bazı yakın arkadaşları, adalılar onu unutmuş bile olabilirler, ben unutmadım…
13 Mart 2013
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)