Yılmaz’la ilk olarak o gece karşılaştık. Aslında grek
müzik piyasasında hemen hemen her sanatçıyı tanıyorum. Yaklaşık üç yıl önce
başladı bu serüven. Kafamı dağıtmak istediğim bir dönemdi. Önce yunanca
öğrenmek istedim. Kurslara gittim. Sonra da danslarını öğreneyim dedim.
Seviyorum bu kültürü. Dilini, müziğini, danslarını, ritüellerini.
Yine çok sevdiğim tavernaların birindeydim o akşam.
Mekanın cuma ve cumartesi akşamları çıkan orkestrası yok, dışarda iyi bir iş
almışlar, başka bir ekip var. Uzun zamandır da izlememişim, o akşam orada
olacak sanatçı ve ekibini. O da arkadaşım zaten. Biliyordum geleceğini,
Rozi’yle birlikte gittik.
Orkestra güzel çalıyor, keyfliyiz. Bu keyfi seviyorum
uzun zamandır. Yılmaz klarnet çalıyor. Alıp götürüyor beni, o kadar sesin
arasında klarnetin sesini özel algılıyorum. Çoğu orkestrada klarnetçi yok.
Yılmaz klarneti çalmıyor, konuşturuyor, nağmelerin içinden kelimeler canlanıyor
sanki. Bayılıyorum. Rakı da başka güzel geliyor bu akşam. Belki rakıdan, herşey
olduğundan da güzel görüyor gözüme.
Geceler uzun sürer grek yapılan yerlerde. İkiden önce çıkarsan, erken çıkmış
sayılırsın. Saat ikiye yaklaşırken orkestra müziğii bitirdi. Müşteriler de
zaten oynamaktan yorulmuşlar. Çoğu boşaltmış mekanı. Ortamın keyfini
çıkaranlar, orkestra bitirmeden gitmezler. Biz oradayız. Orkestra kulise gitti. Değişip geldiler,
teker teker hadi eyvallah deyip ayrıldılar. Bir Yılmaz kaldı. Mekanın sahibi
Erdal arkadaşım. Birlikte bizim masada oturuyoruz. Yılmaz bizim masaya yanaştı,
Erdal’a sordu,
- Erdal abi burdan nasıl giderim.
Erdal keyf adamı. Paraya pula bakmayan patronlardan.
Eli açık, hovarda. Bütün gece oraya bak, buraya bak, yorulmuş. Yılmaza aklına
birşey gelmiş gibi baktı.
-
Ya
Yılmaz bize biraz klarnet çal, taksi paran benden. Vaktin var mı
-
Canım
kurban abi, keyf olur
- Yılmaz’a
rakı getirin, dedi garsonlara.
Yılmaz bizim masaya oturdu. Tevazzu ile karışık bir
gülümseme. Güzel bir enerji yayılıyor yüzünden.
- Nasılsın kardeş dedim
- İyiyim be abi sağol.
- Sen nasılsın
- Sağol kardeş, şükür.
Rakı geldi. Yılmaz uzun bir yudum aldı. Keyfi yerinde.
Başladı üflemeye. Zanaatını sanat haline getiren insanlara çok saygı duyarım.
Ne yaparlarsa yapsınlar. Bir sanatçı inceliği ve titizliğinde yapılan işler
farklı olur. Keyf almalı insan yaptığından. Yılmaz keyf alıyor belli, bunu
hissediyoruz. Öyle bir keyf de veriyor ki onun mu bizden, bizim mi ondan daha
keyfli olduğumuz tartışılır. Seviyorum böyle ekstra durumları. İki masa var
sadece. O çalıyor, Erdal ile arada sohbet edip sanat müziği söylüyoruz biz de.
Erdal’ın sesi de bayağı güzelmiş. Makamı kaçırmıyor, güzel söylüyor. Arada
katılıyorum. Bazan da nakaratlarına. Sadece oraları biliyorum çünkü. Kafamız iyi,
klarnet solo, ustasından. Yılmaz mest ediyor hepimizi. Yüzlerimize, takdir duygusunun oluşturduğu o
ifade, yerleşiyor adeta. Kaşlar kalkıyor, alt dudak yukarıdakine doğru
büzülyor, kafalarımızı yana yatırarak birbirimize ne güzel çalıyor adam ya
diyoruz sessizce. Arada soluklanmak için
birkaç dakika durduğunda, rakısını içiyor, önündeki peyniri de mezeliyor. O
küçük aralarda sohbet ediyoruz. Piyasadan, mekanlardan, şarkıcılardan.
Şarkıcılar kaprisli olur genellikle orkestrayla. Yılmaz arkasında çaldığı
birçok sanatçıyı anlatıyor. Neredeyse hepsini tanıyoruz tabii ki. O kadar
çelebi ki, olağanlaştırmış içinde, herkese hak veriyor. Kendisine doğru
yapılanları da, çok sıkıntı yapmıyor belli, konuştukça seviyorum Yılmaz’ı.
- Olur abi, olur böyle şeyler bizimkisi zor iş.
Bazıları çok gergin olur. Oradan size farklı görünebilir. Aslına bakarsan çoğu
eğlenmiyor sahnede.
- Peki sana göre nasıl Yılmaz diye soruyorum.
- Abi eğlenmezsem yapmam bu işi, benim için her işe
geldiğim gece, eğlence.
- Aslan be, helal sana Yılmaz kardeşim.
- Abi ekmek parası önemli ama keyfini de çıkaracaksın.
Ben bu işi çocukluğumdan beri yapıyorum.
Diğer masadan bir istek geliyor. Usta bir ah istanbul
çalabilir misin, biliyor musun. Yılmaz hemen başlıyor. Eşlik ediyoruz. Erdal dönülmez akşamın ufkundayızı istiyor,
hemen. Gecenin üçüne geldik, aslında sabahın demek lazım. Yılmaz arada rakısını
yudumluyor, kim ne isterse ikiletmiyor bile. Herkes mutlu. Geç oldu,
yorulmuşundur hadi kalkalım dedim. Sordum ona
- Ne tarafa gidiyorsun Yılmaz,
- Kurtuluşa abi
- Biz de yolunun üstündeyiz, bizi de bırakırsın
- ayıbettin abi lafı mı olur
erdala ve çalışan çocuklara eyvallah deyip çıktık. bir
taksiye bindik. eve doğru gidiyoruz .
sohbete devam diyorum.
-
Yılmaz
çoluk çocuk var mı.
-
Var abi. Ellerinden öperler. Yedi çocuğum var.
böyle bir cevabı beklemiyorum, gülmeye başlıyorum.
- Helal kardeşime. Kaç yaşındalar
- Abi büyük olanı otuzbir, en küçüğü yirmi.
- Yapma ya sen kaç yaşındasın
- Elliüç.
Yılmazın saçları hiç dökülmemiş. Arada hafif kırları
var. Yaşının yakışıklısı. Teni koyu. siyahi değil, kırmızılı esmer.
- İstanbul’lusun değil mi
- Mersin’liyim abi. Babam da kemancıydı. Oralarda da
iş var ama İstanbul başkadır, dedi. Buraya
geldiğimizde ben küçüktüm. Çok yıldır İstanbul’dayım. Babamın emeği vardır
müzisyen olmamda. Ondan çok şey öğrendim. Onun gibi keman çalmak istiyordum ama
sen klarnet çal dedi. Babadır, olur dedim. İyi ki klarnet olmuş. Ben seviyorum
bu aleti be abi. Yine de büyük oğlana sen keman çal, dedim. O da iyi kemancı
oldu. Çocuklardan ikisi kanun. Damatların biri keman diğeri ud. En küçüğü de
klarnetçi.
- Orkestrayı tamamlamışsınız. hiç beraber çalıştınız
mı Yılmaz
- İşi için birkaç kere. Ama biraraya geldiğimizde,
birlilkte döktürürüz biraz, bizimkiler de iyidir abi.
Gülüşüyoruz. Bu ne güzel bir insan diye geçiyor
içimden. Sevgiyle dinlediğin insanın sohbeti ne hoş geliyor insana.
- Çocukların işleri iyi mi
- Ekmeklerini çıkarıyorlar abi. Büyük borca girdi şu
aralar, ev alıdılar.
- Yardım eder misin arada onlara
- Abi kimsenin bana ihtiyacı yok maşallah, iyi para
kazanıyorlar
- Maşallah
- Altı torunum var abi. Onlarda hayırlısiyla müzisyen
olacaklar, bizim gibi alaylı değil, konservatuara gitsinler istiyorum. İyi
çalıyorlar şimdiden.
- Bravo, cinsine benzemeyen haramzade olurmuş, diyorum
gülerek.
- Bizim iş, aileyi besler abi, yeter ki iyi insan ol,
zenaatını iyi yap, aç kalmazsın. Bir ekmek parası değil mi hepsi, çok şükür abi
kimseye muhtaç değiliz. Yatacak evimiz, yiyecek
aşımız var. Yalnız burada değil abi, dünyanın heryerinde bana iş var, Amerika’da
dört yıl kaldım, Mısır’da da çok çalıştım.
- Yapma ya Yılmaz, Mısır’ı anladım da, Amerika’da ne
yaptın, hiç caz çaldın mı
- Çalmam mı abi, çok. İyi para kazandım Amerika’da.
Ya bu sohbet bitsin istemiyorum ama ineceğimiz sokağın
önüne geliyoruz.
- Şoför bey biz burada ineceğiz. Parayı ben ödeyeceğim
diyorum.
- Olur mu abi Erdal abi verdi taksi parasını diyor
İniyoruz arabadan,
taksi uzaklaşıyor, arkasından baka kalmışım, Rozi hadi diyor.