17 Mart 2013 Pazar

Klarnetçi



Yılmaz’la ilk olarak o gece karşılaştık. Aslında grek müzik piyasasında hemen hemen her sanatçıyı tanıyorum. Yaklaşık üç yıl önce başladı bu serüven. Kafamı dağıtmak istediğim bir dönemdi. Önce yunanca öğrenmek istedim. Kurslara gittim. Sonra da danslarını öğreneyim dedim. Seviyorum bu kültürü. Dilini, müziğini, danslarını, ritüellerini.
Yine çok sevdiğim tavernaların birindeydim o akşam. Mekanın cuma ve cumartesi akşamları çıkan orkestrası yok, dışarda iyi bir iş almışlar, başka bir ekip var. Uzun zamandır da izlememişim, o akşam orada olacak sanatçı ve ekibini. O da arkadaşım zaten. Biliyordum geleceğini, Rozi’yle birlikte gittik.

Orkestra güzel çalıyor, keyfliyiz. Bu keyfi seviyorum uzun zamandır. Yılmaz klarnet çalıyor. Alıp götürüyor beni, o kadar sesin arasında klarnetin sesini özel algılıyorum. Çoğu orkestrada klarnetçi yok. Yılmaz klarneti çalmıyor, konuşturuyor, nağmelerin içinden kelimeler canlanıyor sanki. Bayılıyorum. Rakı da başka güzel geliyor bu akşam. Belki rakıdan, herşey olduğundan da güzel görüyor gözüme.

Geceler uzun sürer grek yapılan yerlerde.  İkiden önce çıkarsan, erken çıkmış sayılırsın. Saat ikiye yaklaşırken orkestra müziğii bitirdi. Müşteriler de zaten oynamaktan yorulmuşlar. Çoğu boşaltmış mekanı. Ortamın keyfini çıkaranlar, orkestra bitirmeden gitmezler. Biz oradayız.  Orkestra kulise gitti. Değişip geldiler, teker teker hadi eyvallah deyip ayrıldılar. Bir Yılmaz kaldı. Mekanın sahibi Erdal arkadaşım. Birlikte bizim masada oturuyoruz. Yılmaz bizim masaya yanaştı, Erdal’a sordu, 

- Erdal abi burdan nasıl giderim.
Erdal keyf adamı. Paraya pula bakmayan patronlardan. Eli açık, hovarda. Bütün gece oraya bak, buraya bak, yorulmuş. Yılmaza aklına birşey gelmiş gibi baktı.
-   Ya Yılmaz bize biraz klarnet çal, taksi paran benden. Vaktin var mı
-   Canım kurban abi, keyf olur
    - Yılmaz’a rakı getirin, dedi garsonlara.

Yılmaz bizim masaya oturdu. Tevazzu ile karışık bir gülümseme. Güzel bir enerji yayılıyor yüzünden.
- Nasılsın kardeş dedim
- İyiyim be abi sağol.
- Sen nasılsın
- Sağol kardeş, şükür.
Rakı geldi. Yılmaz uzun bir yudum aldı. Keyfi yerinde. Başladı üflemeye. Zanaatını sanat haline getiren insanlara çok saygı duyarım. Ne yaparlarsa yapsınlar. Bir sanatçı inceliği ve titizliğinde yapılan işler farklı olur. Keyf almalı insan yaptığından. Yılmaz keyf alıyor belli, bunu hissediyoruz. Öyle bir keyf de veriyor ki onun mu bizden, bizim mi ondan daha keyfli olduğumuz tartışılır. Seviyorum böyle ekstra durumları. İki masa var sadece. O çalıyor, Erdal ile arada sohbet edip sanat müziği söylüyoruz biz de. Erdal’ın sesi de bayağı güzelmiş. Makamı kaçırmıyor, güzel söylüyor. Arada katılıyorum. Bazan da nakaratlarına. Sadece oraları biliyorum çünkü. Kafamız iyi, klarnet solo, ustasından. Yılmaz mest ediyor hepimizi.  Yüzlerimize, takdir duygusunun oluşturduğu o ifade, yerleşiyor adeta. Kaşlar kalkıyor, alt dudak yukarıdakine doğru büzülyor, kafalarımızı yana yatırarak birbirimize ne güzel çalıyor adam ya diyoruz sessizce.  Arada soluklanmak için birkaç dakika durduğunda, rakısını içiyor, önündeki peyniri de mezeliyor. O küçük aralarda sohbet ediyoruz. Piyasadan, mekanlardan, şarkıcılardan. Şarkıcılar kaprisli olur genellikle orkestrayla. Yılmaz arkasında çaldığı birçok sanatçıyı anlatıyor. Neredeyse hepsini tanıyoruz tabii ki. O kadar çelebi ki, olağanlaştırmış içinde, herkese hak veriyor. Kendisine doğru yapılanları da, çok sıkıntı yapmıyor belli, konuştukça seviyorum Yılmaz’ı.

- Olur abi, olur böyle şeyler bizimkisi zor iş. Bazıları çok gergin olur. Oradan size farklı görünebilir. Aslına bakarsan çoğu eğlenmiyor sahnede.
- Peki sana göre nasıl Yılmaz diye soruyorum.
- Abi eğlenmezsem yapmam bu işi, benim için her işe geldiğim gece, eğlence.
- Aslan be, helal sana Yılmaz kardeşim.
- Abi ekmek parası önemli ama keyfini de çıkaracaksın. Ben bu işi çocukluğumdan beri yapıyorum.

Diğer masadan bir istek geliyor. Usta bir ah istanbul çalabilir misin, biliyor musun. Yılmaz hemen başlıyor. Eşlik ediyoruz.  Erdal dönülmez akşamın ufkundayızı istiyor, hemen. Gecenin üçüne geldik, aslında sabahın demek lazım. Yılmaz arada rakısını yudumluyor, kim ne isterse ikiletmiyor bile. Herkes mutlu. Geç oldu, yorulmuşundur hadi kalkalım dedim. Sordum ona
- Ne tarafa gidiyorsun Yılmaz,
- Kurtuluşa abi
- Biz de yolunun üstündeyiz, bizi de bırakırsın
- ayıbettin abi lafı mı olur
erdala ve çalışan çocuklara eyvallah deyip çıktık. bir taksiye bindik. eve doğru gidiyoruz .  sohbete devam diyorum.
-   Yılmaz çoluk çocuk var mı.
-    Var abi. Ellerinden öperler. Yedi çocuğum var.
böyle bir cevabı beklemiyorum, gülmeye başlıyorum.
- Helal kardeşime. Kaç yaşındalar
- Abi büyük olanı otuzbir, en küçüğü yirmi.
- Yapma ya sen kaç yaşındasın
- Elliüç.
Yılmazın saçları hiç dökülmemiş. Arada hafif kırları var. Yaşının yakışıklısı. Teni koyu. siyahi değil, kırmızılı esmer.
- İstanbul’lusun değil mi
- Mersin’liyim abi. Babam da kemancıydı. Oralarda da iş var ama İstanbul başkadır, dedi.  Buraya geldiğimizde ben küçüktüm. Çok yıldır İstanbul’dayım. Babamın emeği vardır müzisyen olmamda. Ondan çok şey öğrendim. Onun gibi keman çalmak istiyordum ama sen klarnet çal dedi. Babadır, olur dedim. İyi ki klarnet olmuş. Ben seviyorum bu aleti be abi. Yine de büyük oğlana sen keman çal, dedim. O da iyi kemancı oldu. Çocuklardan ikisi kanun. Damatların biri keman diğeri ud. En küçüğü de klarnetçi.
- Orkestrayı tamamlamışsınız. hiç beraber çalıştınız mı Yılmaz
- İşi için birkaç kere. Ama biraraya geldiğimizde, birlilkte döktürürüz biraz, bizimkiler de iyidir abi.
Gülüşüyoruz. Bu ne güzel bir insan diye geçiyor içimden. Sevgiyle dinlediğin insanın sohbeti ne hoş geliyor insana.
- Çocukların işleri iyi mi
- Ekmeklerini çıkarıyorlar abi. Büyük borca girdi şu aralar, ev alıdılar.
- Yardım eder misin arada onlara
- Abi kimsenin bana ihtiyacı yok maşallah, iyi para kazanıyorlar
- Maşallah
- Altı torunum var abi. Onlarda hayırlısiyla müzisyen olacaklar, bizim gibi alaylı değil, konservatuara gitsinler istiyorum. İyi çalıyorlar şimdiden.
- Bravo, cinsine benzemeyen haramzade olurmuş, diyorum gülerek.
- Bizim iş, aileyi besler abi, yeter ki iyi insan ol, zenaatını iyi yap, aç kalmazsın. Bir ekmek parası değil mi hepsi, çok şükür abi kimseye muhtaç değiliz. Yatacak evimiz, yiyecek  aşımız var. Yalnız burada değil abi, dünyanın heryerinde bana iş var, Amerika’da dört yıl kaldım, Mısır’da da çok çalıştım.
- Yapma ya Yılmaz, Mısır’ı anladım da, Amerika’da ne yaptın, hiç caz çaldın mı
- Çalmam mı abi, çok. İyi para kazandım Amerika’da.
Ya bu sohbet bitsin istemiyorum ama ineceğimiz sokağın önüne geliyoruz.
- Şoför bey biz burada ineceğiz. Parayı ben ödeyeceğim diyorum.
- Olur mu abi Erdal abi verdi taksi parasını diyor
İniyoruz arabadan, taksi uzaklaşıyor, arkasından baka kalmışım, Rozi hadi diyor.

11 mart 2013

paytoncu


kamçıyı havada şaklatıp deh diye neşeyle bağırdığında, hadi çocuklar gidiyoruz demekti bu. samimi bir baba içtenliğiyle, hadi canlarım gezmeye gidiyoruzu anlarlardı, onun bu nidasından atları. başlarını yükseğe kaldırırlar, üstten bakan bir tavırla, böyle bir sahibe sahip olmanın gururunu hissettirirlerdi sanki.  dizginleri sert çekmezdi apo, küçücük hamlelerinden anlarlardı onu, atları. kamçıyla asla üzerlerine vurmazdı. aralarında özel bir iletişim vardı. sevginin dilini konuşuyorlardı aralarında. 

burgaz adaların en küçüğü. sadece altı paytonu vardır uzun yıllardır. apo da adanın en çok sevilen paytoncusu. babayiğit bir adamdı. dökülmemiş saçlarına ve kalın bıyıklarına kırlar düşmüştü ama daha kırkına bile varmamıştı. dudaklarında hiç eksilmeyen bir gülümseme, kendinden emin, samimi, türkçeyi aksansız konuşur, bilinen paytonculara hiç benzemezdi. yakışıklıydı. gülmek sadece dudaklarla olmaz, gözleri gülmeli insanın. aponun gözleri gülerdi. adaya yeni gelip, onun paytonuna binenler çok şaşırırlardı, bu nasıl bir paytoncu diye. genellikle blujini üstüne giydiği havai tarzı büyük çiçekli, renkli gömlekleriyle, gece kulubüne gitmek üzere giyinmiş sanırdınız. her zaman ter temiz, bakımlı, traşlı en önemlisi temizlik kokardı. bir insan her zaman neşeli olur mu, apo olurdu. adaya yazlığa gelenlerin birçoğunu isimleri ile tanır, evlerinin yerini bilirdi. evlerine paytonla gitmeyecek kadar yakın olanların da. paytonuna beşinci kişiyi almaz, nazik bir biçimde bunların da canı var diyerek ikna ederdi, ısrar edenleri bile. 

payton kuyruğu olduğundan, sıradaki kiminki ise ona binilir. aponun paytonuna binmek bir ayrıcalıktı. aslında beş altı dakika bilemediniz en uzak yeri on dakikayı geçmeyen bir yolculuk, neden bir tercih sebebi olsun ki diye geçebilir insanın aklından. sevginin gücüdür bu bence. hesapsız, kitapsız salt sevginin. insan 5 dakika için bile olsa o duyguyu arıyor elbette. 

sahilde dolaşırken, herkese neşe ile laf atar, şakalar yapardı. herkes de ona. filozofça sözler eder, felsefe yapardı. çok keyfli sohbetleri vardı.  apoydu o. adanın sevgilisi. çocukların da sevgilisiydi. sadece çocukları sevnidirmek için birkaç tanesini paytona alır, gezdirir, para vermek isteyen ebeveyinlerinden para almazdı. çocuklarıyla binen aileler olduğunda, çocukların oturma yeri onun yanıydı. bazı çocukların ailelerinden aldığı sevgi, aponunkinin yanında az kalırdı diye düşünürüm hala. 

yeğenim dört, beş yaşlarındayken kendini at ile özdeşleştirir, dizlerini yükselterek, tırıs temposunda birbiri ardına düzenli adımlar atarken ayaklarını yere vurur, başını döneceği yöne doğru yükselterek ve hafifçe eğerek, dönmeye başlardı. arada kişnemeyi de unutmazdı elbette. apoyla özel bir bağı vardı izzetin. yıllarca sürdü bu at tiplemesi. büyük bir ciddiyetle…

mesleklerinden dolayı bir insanı küçümseyen insanlardan değilim. minnettarım, bunu bana sağlayan herşeye, herkese. ancak yıllardır adaya giderim. birçoğunu bildim, tanıdım. ama isimlerini bile öğrenemeden. sohbetlerimiz oldu elbette, çok yüzeysel, havadan sudan. ama onunla öyle miydi. bu kadarını beklemiyor insan. şaşırıyor. o da bunu biliyor ve bundan gizli bir keyf alıyordu sanırım. yine de bu bir keyf, eğlenecek birşeydi onun için. keyf insanın içindeyse, keyflenecek ne kadar çok şey bulur hayatta, farkındaydı.

yaklaşık on yıl oldu sanıyorum. o yaz yine adaya gelmiştik. birkaç gün sonra merak ettim. apoyu göremiyorum. sordum. apo öldü dediler. çok sevgili bir dostumu kaybetmiş gibi üzülmüştüm. nasıl olduğunu bile soramadım. o yaz adada eksik birşey vardı benim için. güzel insandı. adamdı. eminim, onu bu kadar sevdiğimi hiç bilmedi. onu hatırladığımda hala dudaklarıma bir gülümseme yayılır. bazı yakın arkadaşları, adalılar onu unutmuş bile olabilirler, ben unutmadım…

13 Mart 2013